Kendim ettim kendim buldum                                                 

EĞER Can Dündar olsaydım, işim çok kolay olurdu:

Bir yandan Ecevit’in cenazesinde “Aileye yakın gazeteci” sıfatıyla protokolün en mahrem bölümünde yer alıp mavi gömleğimle taziyeleri kabul ederdim.

Diğer yandan “Said-i Nursi belgeseli çekeceğim” diyerek “Nurculuk” için atan yürekleri ele geçirirdim.

Bir yandan “Muhalif duruşlu / pek hoş bakışlı” vicdanlı bir adam görüntüsü verirdim, bir yandan da “Sarı Zeybek” türküsü söyleyip Kemalist gönüllerde taht kurardım.

Eğer Can Dündar olsaydım, işim gerçekten çok kolaydı:

Bir yanım “Ankara” der, öbür yanım “İstanbul” derdi.

Böylece hem Kekeç dostum olurdu, hem Özdemir İnce.

Hem Erdoğan güvenirdi bana, hem İnönü.

“Ne sihirdir ne keramet” der, Atatürk ile Vahdettin’i bir potada eritip vahdet-i vücut eylerdim.

Eğer Can Dündar olsaydım…

Biraz tüccar olurdum ama tüccarlığımı asla göstermezdim.

Keskin bir muhalifmişim gibi yapardım ama GATA’nın “Cennet Kapısı”ndan çıkmaya da hak kazanırdım.

Ama işte görüyorsunuz ki “ince bir taktik adamı” olmak yerine, tuttum köşeli mi köşeli bir polemik canavarı oldum.

***

Oldum da ne oldu sanki? İşte görüyorsunuz:

Hiç işim gücüm yokmuş gibi bir “anlayışsızlık prensesi” halini alan Deniz Akkaya’ya laf yetiştirmek durumundayım.

Mesele şudur:

Deniz Akkaya, Yeni Şafak’a verdiği röportajda “Ahmet Hakan beni türbeye gittim diye eleştirdi” diyor ve beni “her şeye en baştan başlamak” zorunda bırakıyor!

Hadi bir Reha Muhtar seslenişiyle kendisine sesleneyim:

“Sevgili” Deniz… Ben ki “Kah giderim medreseye / Ders okurum hak için / Kah giderim meyhaneye / Dem çekerim aşk için” diyen Nesimi tarikatındanım.

Bu yüzden… “Kah giderim türbe ziyaretine / Kah giderim Reina’ya / Günah da benim sevap da / Ahmet Hakan’a ne” tadında bir cevap vermen anlamsız.

Ben sana “Türbeye gidemezsin” demedim ki…

Sadece “Kameraların kolay ulaşabilir olduğu” bir türbeye yaptığın sansasyonel ziyaretle biraz kafa buldum, o kadar.

***

Artık şunu anlamış bulunmaktayım:

Hiçbir liderin cenazesinde “aileye yakın gazeteci” sıfatıyla yer alamayacağım.

Hiçbir zaman aynı anda hem solcuların, hem İslamcıların, hem de Kemalistlerin sevdiği bir gazeteci olamayacağım.

Hiçbir zaman “kararında” ve “tehlikesiz” bir muhalif olamayacağım.

Bir strateji yoksunu olarak Deniz Akkaya’sından Lerzan Mutlu’suna… Alemin namlı isimlerine bıkmadan usanmadan laf anlatacağım.

Çünkü benim yerim kavganın göbeğidir.

Erdoğan’ın kulağına üç şey fısıldanıyor

BİRİNCİ FISILTI:

Deli misin? Cumhuriyet tarihi boyunca kimin önüne böyle bir fırsat çıkmış da tepmiş ki? Tabii ki cumhurbaşkanı olacaksın. Tabii ki adını Türk tarihine yazdıracaksın… Çankaya senin hakkındır, bu hakkı kimseye devretmemen gerekir. Bırak bağırsınlar çağırsınlar. Yapabilecekleri fazla bir şey yok.

İKİNCİ FISILTI:

Sakın Cumhurbaşkanı olma! Bak Özal oldu da ne oldu? Resmen canı sıkıldı. Demirel bu yaşında bile siyasi aktör olma özlemi çekiyor. Sen genç yaşta Çankaya’ya çıkıp erken emekli mi olacaksın? Bu halk seni seviyor, bir dönem daha başbakanlık yap, sonra yine Çankaya fırsatını yakalarsın.

ÜÇÜNCÜ FISILTI:

Eğer cumhurbaşkanı olursan ortalık fena karışır. Bu adamlar sana bu makamı yedirmezler. Seni oraya çıkarmamak için ellerinden geleni yapacaklardır. Türkiye senin cumhurbaşkanlığına hazır değil. Gel yol yakınken vazgeç bu sevdadan.



No Responses Yet to “Ahmet Hakan Can Dündar’a fena yüklendi”  

  1. No Comments Yet

Leave a Reply