Biri çok satan bir romancı, diğeri ise ekranlardan tanıdığımız bir isim. Köşe yazıları da yazdığı söyleniyor ama henüz bir yazısını bile okumadım. Ahmet Hakan Coşkun’un etkisinde kaldığım söylenebilir.

Biri çok satan bir romancı, diğeri ise ekranlardan tanıdığımız bir isim. Köşe yazıları da yazdığı söyleniyor ama henüz bir yazısını bile okumadım. Ahmet Hakan Coşkun’un etkisinde kaldığım söylenebilir.

Romancımız, önceleri şiir yazıyor ve müzikle ilgileniyordu. Şiir kitabını alıp okumuş, kütüphaneme koymuştum. İstikbal vaat ettiği söylenebilirdi. Sonra şiir yazmayı bırakıp romana yöneldi ve bir hayli popüler oldu. Her ikisi de evli ve bir çocuk sahibi idiler. Eşlerinden ayrılıp birbirlerini aldılar. Şimdi medyatik bir çift olarak ekranlara yansıyor, ortak söyleşiler yapıyorlar.

Geçen gün, işte bu söyleşilerden birini okudum. Ortaya çıkan şuydu: Tek ortak yönleri, her ikisinin de gamzeli olması. Güldükleri zaman, yanaklarında çukurlar oluşuyor. Aynı çukurlardan bazen bende de çıkıyor. Ama benimkisi zayıflıktan…

Neyse… Çiçeği burnundaki çiftle söyleşi yapan hanım, hadi ismini de verelim, Nuriye Akman hanım, konuyu inanç meselesine getiriyor.

Koca olacak adamın cevabı şu: “Benim Tanrı inancım yok. Fakat aynı zamanda Müslüman’ım…”

Eşi hemen söze giriyor: “Tanrı inancım yok, sözüne katılmıyorum. Çok şaşırdım şimdi.”

Tuna nehri akmaya devam ediyor: “Benim Tanrı inancım mı var?”

Eşi cevap veriyor: “Evet, var. Sen tanıdığım en inançlı insanlardan birisin…”

Gülelim mi, ağlayalım mı, inanın bilmiyorum. Ne komedi, ne de trajedi kelimeleri bu duruma karşılık geliyor. Bu, bambaşka bir şey… Şimdi burada inancın ne olduğunu mu yazalım, “çift” kelimesinin ne anlama geldiğini mi? Birbirlerinin neye inanıp inanmadığını bile bilmeyen bu insanlar, evlendikleri için “aile” mi kurmuş oluyorlar?

Adam; hem Müslüman olduğunu söylüyor, hem Allah’a inanmıyor. Eşi de; böyle biri için “tanıdığım en inançlı insanlardan biri” diyor.

İnsan sormadan edemiyor: Sahi, siz nerede yaşıyorsunuz?


Kurtuluş Savaşı


Bir yandan Kurtuluş Savaşı’nın ne demek olduğuna dair yazı yazmayı planlıyor, bir yandan da ismi lazım gelmeyen bir kanalın ana haber bültenini dinliyorum. Yoksa seyrediyor muyum?

Bir hırsızlık vakasını veriyorlar. Mağazadaki gizli kamera, hırsızlık anını saniye saniye görüntülemiş.

Ekip iki kişilik: Kadın ve kız çocuğu. Kadın tezgâhtarı oyalıyor, kız çocuğu da hırsızlık yapıyor.

Kadının başı kapalı ya…

Spiker hanım, tam yedi kez “türban” vurgusu yaptı. “Türbanlı bir kadınla birlikte…”, “Türbanlı suç ortağı…” vs.

Her türban vurgusunda, ortalığa kötü bir koku yayılıyordu. Kötü niyetin kokusuydu bu.

Kadın, belki de türbanı, yüzünü gizlemek için takmıştı. Bilemiyoruz. Ya da alışkanlık gereği… Bunu da bilemiyoruz. Ama bunlar mühim değil; türban takmış ya, mühim olan bu…

Artık yaptıkları her şey sırıtıyor. Tirajları, izlenme oranları artsa da, sürekli kan kaybediyorlar. Büyüdükçe küçülüyorlar. Çoğaldıkça azalıyorlar.

Binlerce din görevlisinin iyi işlerini görmüyor, ama hata yapan bir imam olursa, onu hemen birinci sayfalarına taşıyorlar. Hem de alay eden bir üslupla…

Ülkemize gelip İslamiyet’i seçen yüzlerce insanı es geçip İslamiyet’ten vazgeçen biri varsa, onu haber yapıyorlar. “Aşkı için dininden vazgeçti” gibilerinden…

Müslümanların öldürdüğü Hıristiyanları ve Yahudileri gündeme getiriyor; fakat onların öldürdüğü Müslümanların üstünü örtüyorlar.

Bu örnekleri çoğaltabiliriz. Canımızı sıkmamak için çoğaltmayalım.

En iyisi biz, Kurtuluş Savaşı’na tekrar dönelim.

Kurtuluş Savaşı vermiş bir ülke düşünün ki, devleti kuran kadroların doğup büyüdüğü yerler, yurt dışında kalmış. Ahmet Haşim’den Yahya Kemal Beyatlı’ya kadar Türk edebiyatına yön verenlerin de öyle. Dolayısıyla, buna Kurtuluş Savaşı demek yerine, verilene razı olmak diyebiliriz.

Bu saatten sonra, coğrafi olarak yapacak pek bir şeyimiz olmayabilir. Ama bu milletin gerçek kurtuluş savaşı, ancak, yazımıza konu ettiğimiz zihniyetten kurtulmakla olacak…

Burası kesin…


Bir şey…


Özellikle gençler arasında görüyorum bunu. Olumsuz bakış ve önyargı…

Bazı sivri çıkışlar, özellikle irtica ile ilgili konuşmalar, onları fazlasıyla etkiliyor.

Sanırım, sadece şu kadarını söylemek yeterli: İslam devriminden önce, İran ordusu, bölgenin en laik ve batı yanlısı ordusuydu. Sonra bu ordunun, bir iki küçük değişiklikle, bir gecede, bölgenin en “sağlam” ordusuna dönüştüğünü gördük.

Çünkü ordu, millet demektir. Millet ne isterse, ordu da ona uymak zorundadır. Tabii buna itiraz edenler çıkabilir. Artık o kadar olacak…

İbrahim Tenekeci / Milli Gazete



No Responses Yet to “İbrahim Tenekeci: Ne komedi, ne trajedi”  

  1. No Comments Yet

Leave a Reply